Rohingya ya da talihsizliğin coğrafyası
Yazan:
Dakka

Yuvarlak masa toplantısına katılan katılımcılar, Dakka, Bangladeş, Haziran 2026. (Fotoğraf: Al-Ummah)
Bangladeş'in başkenti Dakka'da Al-Ummah internet sitesi ve dergisinin lansmanı vesilesiyle, eğitimden ülkenin karşı karşıya bulunduğu temel sosyal ve siyasi meselelere kadar uzanan çeşitli konferans ve toplantılara katılmak üzere davet edildim.
Bu toplantılardan biri, Rohingya mültecilerinin dramına ayrılmıştı. Medeniyetler Diyaloğu Merkezi ile Bangladesh Institute of Islamic Thought (BIIT Trust) tarafından düzenlenen yuvarlak masa toplantısı, "Rohingya Krizinde Yol Ayrımı: Geri Dönüş Ulaşılamaz Bir Hayale mi Dönüştü?" başlığını taşıyordu.
Araştırmacıları, sivil toplum temsilcilerini ve uzmanları dinlerken zihnimde tek bir kanaat netleşti: Rohingya halkının yaşadığı trajedi, çağımızın en büyük insani felaketlerinden biridir. Pek çok yönüyle Filistin halkının yaşadığı acıları hatırlatıyor; uzun yıllar boyunca ise Suriyelilerin maruz kaldığı dramla da güçlü benzerlikler taşıdı.
Bu meseleye bir Suriyeli olarak; zulmü, savaşı, zorunlu göçü ve sürgünü yaşamış biri olarak bakıyorum.
Beşşar Esed'in diktatörlük rejimi, Suriye nüfusunun neredeyse yarısını evlerini terk etmeye zorladı. Yaklaşık 12 milyon insan ya ülke içinde yerinden edildi ya da sınırların ötesine sığınmak zorunda kaldı. Bu devasa rakamın ardında ise parçalanmış hayatlar, dağılmış aileler ve belirsizliğe sürüklenmiş gelecekler vardı.
Milyonlarca Suriyeli yıllarca çadırlarda yaşadı; birçoğu vatanını bir daha göremeyeceğine inandı. Eski rejimin üst düzey bir askeri yetkilisinin, zorla yerinden edilenleri açıkça tehdit ederek "geri döndüklerinde kalmak isteyecekleri hiçbir şey bulamayacaklarını" söylediği açıklamayı hâlâ hatırlıyorum.
Suriyeliler kendi felaketlerini yaşarken Rohingyaların kaderini de yakından takip ediyorduk. Acılarının sona ermesi için dua ediyor, onların yaşadıklarında kendi hikâyemizin yankısını görüyorduk. Ancak inkâr edilemez bir gerçek vardı: Onların durumu bizimkinden de ağırdı.
Bu nedenle sık sık "coğrafyanın laneti" kavramı üzerine düşünürüm.
Suriye, jeopolitik konumu nedeniyle ağır bedeller ödedi; kuşatmalar, bombardımanlar, açlık ve yıkım yaşadı. Ancak aynı coğrafya Suriyelilere kaçış yolları da sundu. Ürdün, Lübnan ve Türkiye'ye sığınabildiler; ardından pek çoğu Avrupa'ya ulaşmaya çalıştı. Yolculuk sırasında hayatını kaybedenler oldu, Akdeniz binlerce umudu yuttu. Buna rağmen birçok Suriyeli farklı ülkelerde, değişen ölçülerde de olsa yeni bir hayat kurmayı başardı.
Rohingya halkı için ise coğrafya böyle bir seçenek sunmadı. Arakan, Myanmar ile Bangladeş arasında sıkışmış durumda. Myanmar ordusunun etnik temizlik kampanyalarından kaçan Rohingya halkının gidebileceği neredeyse tek yer Bangladeş'ti.
Bangladeş, kendi ekonomik ve demografik zorluklarına rağmen sınırlarını onlara açtı. Tarih, bu insani tavrı tıpkı Suriyeli mültecilere kapılarını açan halkların cömertliğini hatırlayacağı gibi unutmayacaktır.
Ancak iki trajedi arasında önemli bir fark bulunuyor.
Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriyeliler yavaş yavaş ülkelerine dönmeye başladı. Dönüş süreci hâlâ pek çok engelle karşı karşıya olsa da artık yeniden mümkün hale geldi. Rohingya halkı için ise bu ihtimal bugün hâlâ neredeyse ulaşılamaz durumda. Bangladeş'taki mülteci kamplarını saran derin umutsuzluğun temel nedeni de büyük ölçüde budur.
Şeyh Hasina hükümeti döneminde Bangladeş yönetiminin Rohingya politikası zaman içinde değişti. Uluslararası platformlarda davalarını savunmayı sürdürürken, kampların yönetiminde güvenlik kaygıları ve idari denetim giderek daha fazla ön plana çıktı. Sürgün uzadıkça, uluslararası yardımlar azaldıkça ve ekonomik-sosyal baskılar arttıkça bu yaklaşım da sertleşti. Benzer bir süreç, Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapan birçok ülkede de yaşandı.
Dakka'daki siyasi geçiş süreci ise daha dengeli, insani ilkeleri, şeffaflığı ve temel haklara saygıyı önceleyen yeni bir yaklaşım umudunu beraberinde getirdi. Rohingya halkı yalnızca ekonomik bir yük ya da güvenlik tehdidi olarak görmek, krizin özünü gözden kaçırmaktır. Onlar mülteci olmadan önce vatandaşlıkları ellerinden alınmış, haklarından mahrum bırakılmış ve sonunda vatanlarından koparılmış bir halktı.
Ancak kimsenin bir yanılsaması yok. Rohingya halkının geleceği Bangladeş'te değil, Myanmar'ın başkenti Naypyidaw'da belirlenecek.
Geri dönüş yalnızca sınırı geçmek değildir
Yuvarlak masa toplantısının merkezindeki soru şuydu: Rohingya halkının geri dönüşü hâlâ gerçekçi bir hedef mi, yoksa artık sadece uzak bir hayal mi?
Hiç kimse Rohingya halkının ezici çoğunluğunun ülkelerine dönmek istediğini inkâr etmiyor. Ancak asıl mesele geri dönüş isteği değil; bunun hangi koşullarda gerçekleşebileceği.
Sadece sınırı geçmek sürgünü sona erdirmez. Gerçek bir dönüş ancak vatandaşlığın eksiksiz biçimde tanınması, hukuki güvencelerin sağlanması, mülkiyet haklarının iadesi, zulme karşı koruma ve her şeyden önemlisi insan onurunun yeniden tesis edilmesiyle anlam kazanır. Oysa bugün bu şartların hiçbiri mevcut değil.
Rohingya halkı hâlâ ellerinden alınan vatandaşlıktan yoksun. Arakan Eyaleti ise derin bir istikrarsızlık içinde. Güvenlik garantileri neredeyse yok denecek kadar zayıf. Üstelik güvenlik tablosu artık çok daha karmaşık. Myanmar ordusunun yanı sıra bölgede faaliyet gösteren çeşitli silahlı gruplar da Rohingya halkına yönelik ciddi insan hakları ihlalleriyle suçlanıyor. Böyle bir ortamda güvenli, gönüllü ve kalıcı bir geri dönüşü yakın vadede mümkün görmek gerçekçi değil. Toplantılardaki tartışmalar da bu gerilimi açık biçimde yansıtıyordu.
Katılımcıların bir kısmı geri dönüş için gerekli koşulların oluşturulmasının aciliyetini vurgularken, diğerleri kamplarda yıllardır belirsizlik içinde yaşayan insanların bugünkü ihtiyaçlarının göz ardı edilemeyeceğini hatırlattı. Eğitim olanaklarının artırılması, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi ve ekonomik fırsatların oluşturulması da en az geri dönüş kadar öncelikli görülüyordu.
Suriye mülteci krizi bölgedeki birçok ülke tarafından farklı ölçülerde paylaşıldı. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve kısmen Irak bu büyük kitlesel göçün yükünü omuzladı. Her ülke kendi yaklaşımını geliştirdi; ancak zamanla hepsi benzer sorunlarla karşılaştı: ekonomik maliyet, toplumsal gerilimler ve yıllarca süren savaşın doğurduğu zorluklar. Bu tartışmaların haklılığına burada girmeyeceğim.
Bangladeş ise Rohingya halkına neredeyse tek başına ev sahipliği yapıyor. Krizi farklı kılan da tam olarak bu. Gelişmekte olan bir ülkeden, böylesine büyük bir insani, ekonomik ve siyasi yükü uluslararası desteğin son derece sınırlı olduğu koşullarda süresiz biçimde taşımasını beklemek gerçekçi değildir.
Artık yalnızca insani yardımla yetinilemez. Yardımlar elbette vazgeçilmezdir; ancak kapsamlı bir uluslararası siyasi stratejinin yerini tutamaz.
Uluslararası toplum sorumluluğun kendisine düşen kısmını üstlenmelidir. Myanmar yönetimi üzerinde, Rohingyaların başta vatandaşlık hakkı olmak üzere ellerinden alınan temel haklarının iadesi için etkili diplomatik baskı kurulmalıdır. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN), İslam İşbirliği Teşkilatı ve bu krizin seyrini etkileyebilecek diğer tüm aktörler arasında daha güçlü bir eşgüdüm sağlanmalıdır.
Dünya bugün savaşlar, insani krizler ve jeopolitik sarsıntılarla dolu bir dönemden geçiyor. Krizler çoğaldıkça bazı trajedilerin uluslararası kamuoyunun gündeminden yavaş yavaş silinmesi riski de büyüyor. Rohingyaların karşı karşıya olduğu en büyük tehlike tam da budur.
Oysa zaman, bazı acıları hafifletmez; sadece onları daha az görünür kılar. Yakın tarih bize unutulan hiçbir krizin gerçekten çözüme kavuşmadığını gösterdi. Görünmez hale gelen krizler sessizce büyümeye devam eder ve bir gün çok daha ağır sonuçlarla yeniden ortaya çıkar. Rohingya trajedisi de bunlardan biridir.
Onların yaşadığı acılara sırt çevirmek krizi ortadan kaldırmayacaktır. Aksine, topraklarından, haklarından ve yıllardır evlerine dönme umudundan mahrum bırakılmış bir halkın sürgününü daha da uzatacaktır.

