Rohingya krizi: Geri dönüş hâlâ uzak bir hayal mi?

5 dakikalık okuma

Dakka

Bej zemin üzerinde Arapça hat sanatı eseri

Yerlerinden edilen Rohingyalı kardeşler, açıklanmayan bir tarihte ve belirtilmeyen bir konumda göç yolunda ilerliyor. (Fotoğraf: AA)

Rohingya krizi yalnızca bölgesel bir sorun değildir. Aynı zamanda ortak insanlığımızın sınandığı küresel bir meseledir. Uluslararası toplumun adalet, insan onuru ve hiçbir halkın süresiz olarak vatansızlığa, yerinden edilmeye ve belirsizliğe mahkûm edilmemesi yönündeki taahhüdünü test etmektedir.

Bu noktada Bangladeş'in üstlendiği olağanüstü rolü özellikle vurgulamak gerekir. Kendi kalkınma sorunları ve nüfus baskısıyla mücadele etmesine rağmen Bangladeş, zulüm ve şiddetten kaçan bir milyondan fazla Rohingyalıya kapılarını açtı. Bu yaklaşımı yalnızca siyasi hesaplar ya da stratejik çıkarlarla açıklamak mümkün değildir. Bu tavır, insani sorumluluğun ve savunmasız insanlara yönelik ahlaki yükümlülüğün güçlü bir yansımasıdır.

Tarih, Bangladeş'i yalnızca bir ev sahibi ülke olarak değil, dünyanın büyük bölümü uzaktan sempati göstermekle yetinirken zulüm gören bir halka sırtını dönmeyen bir ülke olarak da hatırlayacaktır.

Bir Türk akademisyen ve kamuoyu entelektüeli olarak Rohingya meselesini değerlendirirken Türkiye'nin kitlesel mülteci hareketleri konusundaki tecrübesini anmadan geçemem. Son on beş yılda Türkiye, özellikle Suriye'deki yıkıcı iç savaştan kaçan milyonlarca yerinden edilmiş insana ev sahipliği yaptı. Zaman zaman yaklaşık dört milyon Suriyeli sığınmacıya kapılarını açan Türkiye, dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkesi konumuna geldi.

Bugün Bangladeş'in karşı karşıya olduğu gibi Türkiye de büyük ekonomik, sosyal ve siyasi baskılarla mücadele etti. Buna rağmen insan hayatının siyasi hesapların önünde tutulması gerektiği anlayışıyla hareket etti. Milyonlarca Suriyeli güvenliğe, eğitime, sağlık hizmetlerine ve hayatlarını yeniden kurabilecekleri imkânlara erişebildi.

Elbette hiçbir mülteci deneyimi sorunsuz değildir. Toplumsal uyum, ekonomik yük, kamuoyu tepkileri ve güvenlik gibi başlıklar kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Türkiye de bu tartışmaları yaşadı; Bangladeş de yaşıyor. Ancak her iki ülke de insani sorumluluğun yalnızca söylemden ibaret olmadığını, fedakârlık ve kararlılık gerektiren somut bir yükümlülük olduğunu gösterdi.

Suriye ve Rohingya krizleri arasında dikkat çekici bir başka benzerlik daha bulunuyor. Her iki durumda da yalnızca insani yardım kalıcı bir çözüm sunamaz. Hiçbir mülteci ömrü boyunca mülteci olarak yaşamak istemez. İnsani yardımlar acıları hafifletebilir; ancak onur, vatandaşlık, güvenlik ve aidiyet duygusunun yerini tutamaz.

Bu da bizi bugünkü tartışmanın temel sorusuna getiriyor: Geri dönüş gerçekten uzak bir hayal mi?

Geri dönüş hiçbir zaman unutulmuş bir hayale dönüşmemelidir. Ancak sahadaki gerçeklerden kopuk, içi boş bir slogana da indirgenmemelidir.

Suriye deneyimi bu konuda önemli dersler sunuyor. Mültecilerin geri dönüşü ancak bazı temel koşullar sağlandığında sürdürülebilir olabilir: Güvenliğin tesis edilmesi, hukuki güvenceler, zulümden korunma, hakların iadesi, geçim kaynaklarına erişim ve geleceğe dair güven duygusu. Bu şartlar sağlanmadığında geri dönüş geçici, kırılgan hatta tehlikeli hâle gelebilir. Aynı durum Rohingyalar için de geçerlidir.

Geri dönüş yalnızca bir sınırı geçmek anlamına gelmemelidir. İnsanların eşit haklara sahip, onurlu bireyler olarak evlerine dönebilmelerini ifade etmelidir. Vatandaşlık, hukuki statü, güvenlik garantileri ve ayrımcılığa karşı koruma gibi temel meseleleri göz ardı eden hiçbir geri dönüş planı, yerinden edilmenin gerçek nedenlerini ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle uluslararası toplumun sorumluluğu yalnızca insani yardım finansmanıyla sınırlı değildir. İnsani yardım vazgeçilmez olmaya devam etse de siyasi iradenin yerini alamaz. Gönüllü, güvenli, onurlu ve sürdürülebilir geri dönüşün mümkün olacağı koşulların oluşturulması için uluslararası toplum diplomatik baskısını sürdürmeli ve somut siyasi girişimlerde bulunmalıdır.

Aynı zamanda bölgesel aktörlerin de kritik sorumlulukları bulunuyor. Rohingya krizini hiçbir ülke tek başına çözüme kavuşturamaz. Bangladeş, ASEAN üyesi ülkeler, Türkiye, Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler, uluslararası kuruluşlar ve küresel güçler arasında etkili iş birliği hayati önem taşıyor.

Türkiye bugüne kadar kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası diplomasi aracılığıyla Rohingya halkına yönelik insani çabalara sürekli destek verdi. Türk halkı da Rohingyalarla güçlü bir dayanışma hissi kurdu; çünkü onların yaşadığı acıları adaletsizliğe ve dışlanmaya karşı verilen daha geniş insani mücadelenin bir parçası olarak görüyor.

Ancak artık dayanışmanın daha kapsamlı bir uluslararası stratejiye dönüşmesi gerekiyor. Daha güçlü diplomatik girişimlere, yük paylaşımının artırılmasına, ev sahibi toplumlara daha fazla destek verilmesine ve Rohingya meselesinin küresel gündemde kalmasını sağlayacak uzun vadeli çabalara ihtiyaç var.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden biri yalnızca yerinden edilmenin kendisi değil, yerinden edilmenin zamanla normalleşmesidir. Bir mülteci krizi ne kadar uzun sürerse dünyanın bunu kalıcı bir gerçeklik olarak kabullenme riski de o kadar artar. Bunun farklı coğrafyalarda birçok örneğini gördük. Mülteci kampları yarı kalıcı yerleşimlere dönüşüyor, olağanüstü tedbirler sıradanlaşıyor ve uluslararası ilgi başka krizlere yöneliyor. Bu eğilime karşı çıkmak zorundayız.

Rohingya halkı, unutulmuş toplumlar arasına katılmamalıdır. Onların yaşadığı trajedi, bir halk temel haklarından mahrum bırakıldığı sürece uluslararası adaletin eksik kalacağını bizlere hatırlatmaya devam etmelidir.

Bangladeş'in ortaya koyduğu tutum, ahlaki liderliğin yalnızca ekonomik güçle ölçülmediğini gösteriyor. Türkiye'nin deneyimi de insani sorumluluğun hem ulusal hem de uluslararası kimliği şekillendirebileceğini ortaya koyuyor. Her iki ülke de farklı koşullarda merhamet ve dayanışmanın bir zayıflık değil, güçlü bir medeniyet anlayışının göstergesi olduğunu kanıtladı.

Önümüzdeki çözüm yollarını değerlendirirken kalıcı çözümlerin yalnızca siyasi anlaşmalarla sağlanamayacağını unutmamalıyız. Güvenin yeniden inşası, hesap verebilirlik, toplumsal uzlaşı ve insan onuruna bağlılık bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır. Mültecileri bir yük olarak değil; güvenlik, aile, eğitim, çalışma ve çocukları için daha iyi bir gelecek isteyen insanlar olarak görmek zorundayız.

Bugün önümüzde duran asıl soru, geri dönüşün uzak bir hayal olup olmadığı değildir. Asıl mesele, uluslararası toplumun bu hayali gerçeğe dönüştürecek ahlaki vizyona ve siyasi iradeye sahip olup olmadığıdır.

Bangladeş insani liderlik konusunda güçlü bir örnek ortaya koydu. Türkiye de kendi şartları içinde benzer bir sorumluluk üstlenmeye çalıştı. Bu iki deneyim bize merhametin kararlılıkla, kararlılığın ise adaletle tamamlanması gerektiğini hatırlatıyor. Ancak o zaman geri dönüş uzak bir hayal olmaktan çıkıp barışa, insan onuruna ve umuda giden gerçekçi bir yol hâline gelebilir.

Yazar Hakkında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanı