Petrolün ötesinde: Çok daha karanlık bir tarihi gizleyen anlatı

6 dakikalık okuma

Gün batımında çalışan petrol pompası

Batı'nın görmenizi istemediği daha derin savaş petrol üzerinden yürütülmektedir. (Kaynak: Magnific)

Batı medyasının etkisiyle, Batı Asya’daki krizin yalnızca enerji kaynaklarının kontrolü için verilen bir mücadeleden ibaret olduğu yönünde genel bir algı oluşturulmuştur. Oysa gerçek şu ki, bölgedeki asırlık rekabetin güçlü dinî, ideolojik ve medeniyet tasavvuruyla ilgili boyutları vardır. Eğer İran petrolle ilgili gerekçelerle hedef alınıyorsa, hayatta kalabilmek için büyük ölçüde ithal petrole bağımlı olan yakınlardaki Küba’ya karşı ABD neden baskı çemberini daha da daraltmaktadır? Bunun cevabı basittir: Her iki ülke de Washington’ın baskısı karşısında boyun eğmeyi reddetmektedir. Nitekim bu iki ülke, sırasıyla 1979 ve 1959 yıllarında devrimlere ve ABD yanlısı rejimlerin devrilmesine sahne olmuştur.

Bu bağlamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen 7 Nisan’da sarf ettiği, “Bu gece bütün bir medeniyet ölecek” şeklindeki kötü şöhretli tehdidini hatırlatmaya gerek yoktur. Gerçi birkaç saat sonra geri adım atarak İran’la bir ateşkesi kabul etmişti; her ne kadar bu ateşkes oldukça kırılgan olsa da.

Batı Asya tarihine nesnel bir bakış, bütün bu tabloyu doğru bir perspektife oturtmaya yardımcı olacaktır. Meseleye sondan başlayıp yanlış bir sonuca varılmamalıdır. Enerji, uranyum ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gibi başlıklar, aslında kökleri çok daha gerilere uzanan asıl meselenin yan ürünleridir.

Modern petrol sondajı

Gerçek şu ki, modern dünyada petrol için yapılan ilk başarılı sondaj 1859’da Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşmiştir. Bu tarih, Yahudi yurdu fikrinin, Protestan ağırlıklı Britanya yönetici elitleri tarafından 1830’larda ilk kez kavramsallaştırılmasından yaklaşık yirmi yıl sonrasına denk gelir. Aslında benzin ve dizelin geniş ölçekte kullanımı 1880’lerde, özellikle de otomobilin 1885-1886 yıllarında icadından sonra başlamıştır. Bundan yaklaşık on yıl sonra, yani 1890’larda, gemiler yakıt olarak kömürden petrole geçmeye başlamıştır. Benzin kullanan uçaklar ise ilk başarılı uçuşunu 1903’te gerçekleştirmiştir. Günümüzde petrol türevleri giyimden gübreye, ilaçtan plastiğe kadar binlerce ürünün imalatında kullanılmaktadır. Petrol sanayiyi ve lokomotifleri çalıştırmak için de kullanılır. Dolayısıyla petrol, ancak 20. yüzyılda son derece değerli bir stratejik varlığa dönüşmüştür.

Orta Doğu’da petrol, İran’da 1908’de, Suudi Arabistan’da ise 1938’de keşfedilmiştir. Bu tarihler, Siyonizmin önde gelen ismi Theodor Herzl’in 1896’da, yani 1904’teki ölümünden sekiz yıl önce, “Yahudi Devleti” adlı risalesini yayımlamasından yıllar sonrasına denk gelir.

Süveyş Kanalı’nın inşası

Burada ayrıca belirtilmelidir ki, 1830’larda Süveyş Kanalı mevcut değildi. Kızıldeniz’i Akdeniz’e bağlayan 193 kilometre uzunluğundaki bu su yolu, on yıllık bir inşa sürecinin ardından 1869’da faaliyete geçmiştir. Kanalın kazılması emrini veren kişi, Osmanlı’nın Mısır Valisi Mehmed Said Paşa’dır. Kanal, Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesiştiği son derece kritik bir noktada yer almaktadır. Avrupa emperyalistleri bu kanaldan büyük ölçüde yararlanmış; zira kanal, Asya’ya ve Afrika’nın doğu kıyılarına olan mesafeyi kayda değer biçimde kısaltmıştır.

İnkâr edilemez gerçek şudur ki, Hristiyanlaşmış sömürgeci Batılı güçlerin gözü, Avrupa imparatorluklarının 1270’lerde Sekizinci ve son Haçlı Seferi’ni kaybetmesinden bu yana Filistin’in üzerindeydi. İsrail’in kurulmasının ardındaki saik hem dinî hem de emperyalistti. Britanya ve Fransa — daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri — Levant’ın stratejik, askerî, ekonomik ve coğrafi önemini iyi biliyordu. Büyük ve güçlü Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbinde yer alan bu verimli bölgenin ele geçirilmesi, Batı hâkimiyeti açısından zaruri görülüyordu.

Müslümanlarla doğrudan karşı karşıya gelmek yerine, bu hedefe ulaşmak için Yahudileri öne sürdüler. Dönemin Britanya Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, 1839-1840 yıllarında Yahudi yurdu fikrini gündeme getirdi. O dönem Osmanlı İmparatorluğu içinde yüksek makamlarda bulunan Yahudileri bu fikre kazanmak için çeşitli girişimlerde bulunuldu.

Afrika’ya hücum

Avrupalı sömürgeciler, 19. yüzyıldan çok önce Batı yarımküresinin tamamına, yani Kuzey ve Güney Amerika’ya; Orta ve Güney Afrika’nın geniş bir bölümüne; uzak Asya’ya ve Avustralya’ya hâkim olmuşlardı. Fakat hemen Akdeniz’in öte yakasında yer alan yakın Kuzey Afrika’yı ve Batı Asya’yı ele geçirememişlerdi. Portekizlilerin 16. yüzyılda, bugün Birleşik Arap Emirlikleri olarak bilinen bölgenin büyük ölçüde savunmasız kıyı şeridine ulaştıkları doğrudur.

Ancak Kuzey Afrika’nın iç bölgeleri ve Batı Asya’nın tamamı, 19. yüzyılın başlarına kadar güçlü Osmanlı ordusu ve donanmasının kontrolü altındaydı. Osmanlı, 15. ve 18. yüzyıllar arasında Avrupa güçlerinin Akdeniz’de serbestçe hareket etmesine imkân tanımıyordu. Osmanlı’nın kademeli gerileyişi 19. yüzyılın başlarında başladı. Napolyon’un 1798-1801 yılları arasında kıyı Mısır’ı ve Suriye’yi kısa süreli işgali, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasını hızlandırdı. Kuzey Afrika için yedi Avrupa sömürgeci gücü arasındaki paylaşım yarışı ise 1830’lardan sonra başladı. İlk düşen yer, 1830’da Fransa’nın eline geçen Cezayir oldu. Bu, Fransa’nın gezegenin öteki ucundaki Amerika kıtasında sömürgecilik faaliyetlerine başlamasından üç yüzyıldan fazla bir süre sonrasına denk geliyordu. Britanya ise Mısır’ı 1882’de, uzak Hindistan’ın hâkimi olmasından yaklaşık bir yüzyıl sonra ele geçirdi.

Petrolün tekelleştirilmesi

Hiç şüphe yok ki petrol ve doğal gaz bugün büyük önem kazanmıştır. Ancak inkâr edilemez bir diğer gerçek de Batılı çok uluslu şirketlerin bu bölgedeki enerji sektörünü fiilen tekelleri altına almış olmalarıdır. Batı, dönemin İran Başbakanı Musaddık’ın 1951’de, büyük ölçüde Britanya şirketlerinin tekelinde bulunan petrol endüstrisini millîleştirmesiyle kısa süreli bir paniğe kapıldı. Daha sonra Arapların 1973’te İsrail’le yaşanan savaş sırasında petrolü bir silah olarak kullanma girişimleri de benzer bir endişe doğurdu. Britanya istihbaratı ve CIA, 1953’te İran’da bir darbe organize ederek monarşiyi yeniden güçlendirdi. Petrol zengini Arap yöneticiler ise sonraki süreçte Batı’ya yatırım yapmaya ve paralarını Batı bankalarına yatırmaya zorlandı. 1979 Devrimi sonrasındaki İran ise yaptırımlar altına alındı.

O zamana kadar Şah İran’ı, bölgedeki diğer monarşiler gibi ABD’nin uydusu konumundaydı. İsrail’in, bugün olduğu gibi, Filistin’de ve komşu ülkelerde katliamlar gerçekleştirmesine rağmen, İran o dönemde İsrail’e gönüllü olarak petrol sağlıyordu.

ABD ve İsrail’le ilişkileri koparan kişi, Devrim’in lideri Ayetullah Humeyni oldu. Humeyni, Siyonist devlete petrol tedarikini durdurdu. Gerekçesi açıktı: İsrail’in uçakları, tankları, zırhlı araçları ve diğer silahları, savunmasız Araplara yönelik katliamları gerçekleştirmek için aynı fosil yakıtı kullanıyordu.

Hayır, İsrail bir petrol krizi yaşamadı; çünkü Batı ona enerji sağlamaya hazırdı. Daha sonra, Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının ardından Azerbaycan, Türkiye’deki limana uzanan bir boru hattı üzerinden İsrail’e petrol ihraç etmeye başladı. Petrol buradan gemilerle Siyonist devlete taşındı. Bu düzenleme, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki barbarlığına rağmen devam etmektedir.

Batı’ya meydan okuma

Batı’yı asıl sarsan şey, İran Devrimi’nin Batı emperyalizmine karşı olan hareketlerin yeniden canlanmasına büyük bir ivme kazandırmasıydı. Resmî Arap liderlikleri Batı’nın çizgisini izlemeyi sürdürse de halk düzeyinde, özellikle Müslüman nüfusa sahip birçok Üçüncü Dünya ülkesinde belirgin bir özgüven ve uyanış havası hissediliyordu.

Washington, Londra, Paris ve diğer Batılı merkezler, Müslümanlar ve dünyanın diğer zayıf kesimleri arasında oluşan bu yeni özgüvenin kaynağının Tahran’dan başkası olmadığının farkındaydı. Bu nedenle İran’ı dışlamaya dönük küresel bir kampanya başlatıldı. Irak, İran’a saldırması için kışkırtıldı; silahlandırıldı ve maddi olarak desteklendi. Fakat bu koz işe yaramadı.

İran’ın İsrail’i ortadan kaldırma yönündeki kararlılığı ve 1982’de Lübnan’da Hizbullah’ın kurulması, tüm Batı için büyük bir meydan okuma anlamına geldi.

Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, İsrail’in yardımıyla İran’ı etkisiz hâle getirmek için çeşitli dolaylı adımlar attı; ancak bunların hiçbiri sonuç vermedi. Nihayet geçen 28 Şubat’ta ABD operasyonu doğrudan yönetti.

Fakat bütün hamle ters tepti; Amerikalılar ve İsrailliler ağır kayıplar verdi. Bölgedeki iş birlikçileri ise çaresiz kaldı. İran’ın sonsuza kadar susturulamayacağı ortaya çıktı.

Amerika Birleşik Devletleri bir bataklığa saplanmış durumdadır. Batılı müttefiklerinin birçoğu artık geri adım atmıştır. Bu krizden çıkamayan çevreler, bu kez uranyum, enerji ve Hürmüz üzerindeki kontrol etrafında yeni bir anlatı örmeye başlamıştır. Oysa gerçek şudur: Orta Doğu’nun tamamını kontrol etme hayalleri paramparça olmuştur.

İran karşısında küçük düşen Trump, şimdi dikkatini küçük Küba’ya çevirmiştir. Oysa Komünist Sovyetler Birliği’nin 1991’de çöküşünden sonra Küba ciddi bir tehdit olmaktan çok uzaktır. Trump en azından bir şey başarmış gibi görünmek istemektedir.

Kaynak: muslimmirror.com

Yazar hakkında

Soroor Ahmed, Hindistan’ın Patna kentinde yaşayan kıdemli bir gazetecidir.

Yazar Hakkında