Nefreti önlemenin ve barışı güçlendirmenin yolu

6 dakikalık okuma

Mavi gökyüzünde birlikte uçan kuş sürüsü

“Gerçek barış; nefretin önlenmesi, adaletin korunması, inançlara saygı gösterilmesi ve farklılıkların güven içinde yaşayabileceği bir toplumsal düzenin inşa edilmesiyle mümkündür.” (Kaynak: Pexels)

Uluslararası toplum, 2011 yılından bu yana her yıl şubat ayının ilk haftasını Dünya Dinler Arası Uyum Haftası olarak kutluyor. Bu girişim, Ürdün Kralı II. Abdullah’ın 2010 yılında Birleşmiş Milletler’de sunduğu teklif üzerine hayata geçti. Amaç; kültürel barışı güçlendirmek, şiddeti reddetmek ve farklı inanç mensupları arasında karşılıklı anlayışa dayalı bir iletişim zemini oluşturmaktı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, söz konusu teklifi kabul ederek hükümetleri, kurumları ve sivil toplumu bu haftayı çeşitli programlar ve girişimlerle değerlendirmeye çağırdı. Genel Kurul, karşılıklı anlayışın ve dinler arası iletişimin küresel barış kültürünün iki temel boyutu olduğunu vurguladı. Böylece Dünya Dinler Arası Uyum Haftası, insanların dinî aidiyetlerinden bağımsız olarak toplumlar arasında ahengi, iş birliğini ve barış fikrini güçlendirmeyi hedefleyen uluslararası bir platform hâline geldi.

Bu çağrının merkezinde açık bir ihtiyaç vardı: Farklı dinler ve kültürler arasında iletişim ve işbirliğini geliştirmek, karşılıklı anlayışı derinleştirmek ve toplumlar arasında daha güçlü bir iş birliği zemini kurmak. Bu nedenle BM, ülkeleri ve kurumları, kendi dinî gelenekleri ve inanç esasları doğrultusunda, gönüllülük temelinde bu haftayı desteklemeye teşvik etti.

Dünya İslam Birliği, dinlerin yüce ve medeniyet kurucu mesajını savunan en önemli uluslararası kuruluşlardan biridir. Bugün özellikle din mensupları arasında iletişim, birlikte yaşama kültürü ve insanî dayanışma alanlarında öne çıkan kurumlardan biri olarak dikkat çekmektedir.

Dünya İslam Birliği’nin bu alandaki çalışmaları; yayımladığı referans belgeler, düzenlediği ilmî konferanslar, yürüttüğü insani yardım faaliyetleri ve uluslararası girişimlerle somutlaşmaktadır. Bu çalışmalar, Genel Sekreter Dr. Muhammed bin Abdülkerim el-İsa’nın öncülüğünde hem İslam dünyasında hem de küresel ölçekte sürdürülmektedir.

Bu çabanın en önemli belgelerinden biri, İslam dünyasının farklı mezhep ve geleneklerinden 1.200 âlim ve düşünürün katılımıyla kabul edilen Mekke Bildirgesi’dir. Bildirge, dinî ve kültürel çeşitliliği bir çatışma gerekçesi olarak değil, insanlık yararına kurulacak olumlu bir medeniyet ortaklığının zemini olarak görür.

Mekke Bildirgesi’nde şu temel ilke öne çıkar: İnsan toplumlarındaki dinî ve kültürel farklılıklar, çatışma ve ayrışmayı haklı çıkarmaz; aksine iletişimi, anlayışı ve iş birliğini güçlendiren bir köprüye dönüşmelidir.

Bildirge ayrıca semavi dinlerin özünde tevhid inancının bulunduğunu vurgular. Dinlerin farklı şeriat ve yöntemlere sahip olması, onların ortak ahlaki ve manevî zemine sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu nedenle herhangi bir dine mensup kişilerin yanlış siyasi uygulamalarını doğrudan dinin kendisine mal etmek doğru değildir.

Mekke Bildirgesi’nin dikkat çektiği önemli noktalardan biri de dinlerin, mensupları tarafından işlenen yanlışlardan sorumlu tutulamayacağıdır. Bir dine mensup olduğunu söyleyen kişinin hatası, doğrudan o dinin özünü temsil etmez. Dinlerin asıl çağrısı; Allah’a kulluk etmek, insanlara faydalı olmak, insan onurunu korumak, ahlaki değerleri yüceltmek ve aile ile toplum bağlarını güçlendirmektir.

Bu yaklaşım, özellikle dinî, etnik ve kültürel çeşitliliğin arttığı günümüz dünyasında hayati öneme sahiptir. Çünkü güvenli ve onurlu bir birlikte yaşama düzeni, yalnızca dinî liderlerin değil, aynı zamanda siyasi aktörlerin, uluslararası kurumların, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ortak sorumluluğunu gerektirir.

Mekke Bildirgesi, insanların din, etnik köken, kültür veya başka bir aidiyet temelinde ayrımcılığa uğramaması gerektiğini açık biçimde vurgular. Bu yönüyle belge, yalnızca İslam dünyasına değil, tüm insanlığa hitap eden bir birlikte yaşama çağrısı niteliği taşır.

Mekke Bildirgesi’nin dinler ve inançlar konusuna özel önem vermesi tesadüf değildir. Belge, uluslararası toplumda nefret söylemi, dinlere hakaret, aşırıcılık ve şiddet çağrılarına karşı daha güçlü bir hukuki ve ahlaki zemin arayışının arttığı bir dönemde ortaya çıkmıştır.

Son yıllarda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve İnsan Hakları Konseyi başta olmak üzere uluslararası platformlarda, nefret söylemini önlemeye, dinî değerlere yönelik saldırıları sınırlamaya ve aşırılıkla mücadeleyi güçlendirmeye yönelik çağrılar daha görünür hâle gelmiştir. Bu durum, dinin uluslararası insan hakları hukuku içindeki yerinin yeniden ve daha dikkatli biçimde ele alınmasını beraberinde getirmiştir.

Mekke Bildirgesi de bu zeminde, nefret propagandasını, şiddeti teşvik eden söylemleri, terörü ve medeniyetler arası çatışma fikrini engelleyecek düzenlemelere ihtiyaç olduğunu belirtir. Çünkü çatışma dili, toplumlar arasında düşmanlığı derinleştirir; milletler ve halklar arasında güvensizliği artırır; birlikte yaşama kültürünü ve ulusal bütünleşmeyi zayıflatır.

Özellikle dinî ve etnik çeşitliliğe sahip ülkelerde nefret söylemi, yalnızca fikir düzeyinde kalan bir sorun değildir. Zamanla toplumsal ayrışmayı besleyebilir, şiddete zemin hazırlayabilir ve radikalleşme süreçlerini güçlendirebilir. Bu nedenle nefret diline karşı mücadele, barış ve toplumsal güvenlik arayışının ayrılmaz bir parçasıdır.

Papalığın önde gelen isimlerinden Monsenyör Khaled Akasheh’in, Dünya İslam Birliği’nin Birleşmiş Milletler’de düzenlediği konferansta söylediği şu sözler bu açıdan anlamlıdır: “Mekke Bildirgesi, dünyada barışı ve uyumu güçlendirme, aşırılıkçı ve nefret içerikli söylemlerle mücadele etme konusunda çağdaş umudun işaretlerinden biridir.”

Mart 2017’de Dr. el-İsa, Viyana’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Dünya Dinler Arası Uyum Haftası programına onur konuğu ve ana konuşmacı olarak katıldı.

Dr. el-İsa konuşmasında, manevî ve kültürel çatışmaların çoğu zaman sağduyu eksikliğinden ve hikmetli iletişim becerilerinin yetersizliğinden kaynaklandığını ifade etti. Dinlerin tarih boyunca kimi çevrelerce istismar edildiğini, asıl mesajlarından koparıldığını ve farklı siyasi ya da ideolojik amaçlar için kullanıldığını vurguladı.

Ona göre aşırılıkla mücadelede temel ilke açıktır: Hiçbir din özünde aşırılıkçı değildir; ancak her dinin içinde aşırılığa yönelen kişiler bulunabilir. Bu nedenle bir dine mensup bazı kişilerin yanlış tutumları, o dinin hakikatini temsil etmez.

Dr. el-İsa, İslam’ın tarih boyunca farklı inanç mensuplarıyla ilişki kurmaya açık bir medeniyet anlayışı geliştirdiğini de hatırlattı. İslam’ın ehlikitap mensuplarıyla evliliğe izin vermesi, bu açıklığın önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Tarihî olaylar, olumsuz siyasi tecrübeler ya da bazı toplumsal yaklaşımlar, dinin asli mesajının yerine konulmamalıdır.

Bu çerçevede din, en çok istismara uğrayan ve yanlış temsil edilen alanlardan biridir. Dolayısıyla din adına ortaya çıkan her söylemi, dinin kendisiyle özdeşleştirmek hem ilmî hem de ahlaki açıdan sorunludur.

Dr. el-İsa, farklı vesilelerle yaptığı konuşmalarda iyiliğin, barışın ve uyumun yaygınlaştırılması gerektiğini vurgulamayı sürdürmektedir. Onun çağrısının merkezinde, din mensupları arasında iletişimi geliştirmek ve İslam’ın insanî, ahlaki ve medenî değerlerini doğru biçimde tanıtmak yer almaktadır.

Bu yaklaşım, insanlığı tek bir aile olarak görme fikrine dayanır. Bu aile; sevgi, iş birliği, karşılıklı saygı ve ortak iyilik arayışı üzerine kurulmalıdır. Farklı dinlere, etnik kökenlere, kültürlere ve ülkelere mensup insanların birbirine düşman olarak değil, aynı insanlık ailesinin üyeleri olarak bakması gerekir.

Bu nedenle dinler arası uyum, yalnızca sembolik bir kutlama haftasıyla sınırlı görülemez. O, nefretin, önyargının, dışlayıcı dilin ve şiddetin karşısında ahlaki bir duruşu ifade eder. Aynı zamanda toplumların barış içinde yaşayabilmesi için sürekli korunması ve güçlendirilmesi gereken bir kültürdür.

Dünya Dinler Arası Uyum Haftası’nın asıl önemi de burada yatmaktadır. Bu hafta, farklı inanç mensuplarının yalnızca bir araya gelmesini değil; birbirini anlamaya çalışmasını, ortak değerleri keşfetmesini ve insanlık onurunu savunan ortak bir dil geliştirmesini amaçlar.

Bugünün dünyasında barış, yalnızca savaşların yokluğu anlamına gelmez. Gerçek barış; nefretin önlenmesi, adaletin korunması, inançlara saygı gösterilmesi ve farklılıkların güven içinde yaşayabileceği bir toplumsal düzenin inşa edilmesiyle mümkündür.