Hüsn-i hat: İslam sanatının asırlık yolculuğu
Yazan:

Ünlü Türk sanatçı Ahmet Kutluhan’ın hazırladığı İslami hat sanatı eseri. (Kaynak: Ahmet Kutluhan)
Arapça “hatt” mastarından türeyen ve “yazı, çizgi, çığır, yol” anlamlarına gelen hat kelimesi, terim olarak Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalarak güzel biçimde yazma sanatı anlamında kullanılır. Bu sanat, İslam medeniyetinde daha çok hüsn-i hat, yani “güzel yazı” adıyla anılmıştır.
Kaynaklarda hat sanatı çoğu zaman “cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendese” şeklinde tarif edilir. Bu tanım, hat sanatının yalnızca teknik bir yazı faaliyeti değil, aynı zamanda ölçü, ahenk, mana ve ruh taşıyan derin bir estetik disiplin olduğunu gösterir. Hüsn-i hat, bu anlayış etrafında yüzyıllar boyunca gelişmiş, İslam sanatının en zarif ve en güçlü ifade biçimlerinden biri haline gelmiştir.
Batı dillerinde hüsn-i hat karşılığında genellikle “calligraphy” kelimesi kullanılır. Ansiklopedilerde bu terim, “güzel yazma sanatı” ya da “estetik kurallara bağlı, ölçülü yazı yazma sanatı” olarak tanımlanır. Ancak İslam medeniyetinde hat, yalnızca güzel yazıdan ibaret görülmemiş; Kur’an-ı Kerim’in yazımı, ilmin aktarımı, mimarinin süslenmesi ve manevi estetiğin görünür hale gelmesi bakımından çok daha geniş bir anlam kazanmıştır.
Başlangıçta Araplar tarafından kullanılan Arap yazısıyla anılan hat, hicretten birkaç asır sonra İslam ümmetinin ortak değeri haline gelmiş ve İslam hattı vasfını kazanmıştır. İslamiyet’ten önceki dönemlere ait Arapça kitabeler üzerinde yapılan araştırmalar, Arap yazı sisteminin aslen Fenike yazısına bağlanan bitişik Nabat yazısının devamı olduğunu ortaya koymuştur.
Arap yazısı, Mekke ve Medine’ye yayılmasının ardından farklı adlarla anılmaya başladı. İlk dönemlerde “Cezm” adı verilen bu yazı, Medine’de “Medeni” ismini aldı ve zamanla iki ayrı üsluba ayrıldı. Dikey harfleri uzun ve sağdan sola meyilli olan yazı türüne “Mail”, yatay harfleri daha fazla uzatılan türe ise “Meşk” adı verildi.
Hz. Ali’nin Kufe’yi merkez haline getirmesinin ardından Arap yazısı burada büyük bir gelişme gösterdi ve “Kufi” adını kazandı. Bu tarihten sonra Kufi ifadesi, genel bir anlam kazanarak İslamiyet’in doğuşundan Abbasi dönemine kadar “Mekki” ve “Medeni” gibi adlarla anılan yazıların yerine de kullanılmaya başlandı.
Kufi hattının kullanımı Abbasiler döneminde yaklaşık 150 yıl sürdü. Abbasiler devrinde Bağdat’ta yetişen meşhur vezir ve hattat İbn Mukle (ö. 940), sahip olduğu geometri bilgisi sayesinde yazının temel ölçülerini belirleyen bir sistem ortaya koydu. Harflerin güzelliği için nokta, elif ve daireyi standart ölçü kabul etti. Bu ölçüler çerçevesinde muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, tevki ve rika adlarıyla bilinen altı yazı türünün usul ve kaidelerini belirledi. Bu altı yazı türü daha sonra “aklâm-ı sitte” adıyla anıldı.
Aklâm-ı sitte, yaklaşık bir asır sonra yine Bağdat’ta yetişen Arap asıllı hattat Ali b. Hilalin (ö. 1032) eliyle daha da gelişti. Hat sanatı, iki yüzyıl sonra Abbasi Halifesi Yakut el-Müsta‘sıminin (ö. 1298) gayretleriyle daha belirgin kaidelere kavuşarak estetik bakımdan büyük bir olgunluk kazandı.
Abbasilerin 1258 yılında tarih sahnesinden çekilmesinin ardından hat sanatında üstünlük büyük ölçüde Türk ve İranlı hattatların eline geçti. İranlı hattatlar aklâm-ı sitteyi kendi sanat anlayışlarına göre yazsalar da Yakut’un üslubundan tamamen ayrılmadılar. Osmanlı Türkleri ise hat sanatında erişilmesi güç bir ekol kurdular. 16. yüzyılda Osmanlı-Türk hattatlarının öncüsü kabul edilen Şeyh Hamdullah (ö. 1520), aklâm-ı sitteye o zamana kadar ulaşılamayan bir güzellik ve olgunluk kazandırdı. Şeyh Hamdullah döneminde aklâm-ı sitteden özellikle sülüs ve nesih yazıları Türk zevkine uygun bulunduğu için hızla yaygınlaştı. Bu dönemde Mushaf yazımında ağırlıklı olarak nesih hattı kullanılmaya başlandı.
Şeyh Hamdullah’tan sonra yetişen hattatlar onun üslubuna yaklaşmayı büyük bir başarı kabul ettiklerinden, başarılı hattatlar için “Şeyh gibi yazdı” ya da “Şeyh-i sani” ifadeleri kullanılmaya başlandı. Bu anlayış 150 yılı aşkın süre etkisini sürdürdü.
17. yüzyılın ikinci yarısında Hafız Osman (ö. 1698), Şeyh Hamdullah’ın üslubunu yeniden değerlendirerek kendine has bir hat anlayışı ortaya koydu. Hafız Osman’ın hat sanatında açtığı çığır bütün görkemiyle devam ederken, yaklaşık bir asır sonra İsmail Zühdü (ö. 1806) ve kardeşi Mustafa Rakım (ö. 1826), onun yazılarından ilham alarak kendi üsluplarını geliştirdiler.
Mustafa Rakım, sülüs ve nesih yazılarında olduğu gibi celi sülüste de istif mükemmeliyetiyle hat sanatının zirve isimlerinden biri haline geldi. Hafız Osman üslubunu sülüsten celiye başarıyla aktardı. Rakım’dan sonra gelen büyük celi üstadı Sami Efendi (ö. 1912) ise İsmail Zühdü’nün sülüs harflerini celiye uygulayarak Rakım yoluna yeni bir üslup kazandırdı.
İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra hat sanatının ölümsüz merkezlerinden biri haline geldi. Bütün İslam dünyasında kabul gören bu hakikat, şu meşhur sözle ifade edilir:
“Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.”
Osmanlı döneminde İstanbul, hat sanatını öğrenmek isteyenlerin yöneldiği en önemli merkezlerden biri oldu. İslam dünyasının farklı bölgelerinden gelen talebeler, bu sanatın inceliklerini öğrenmek için İstanbul’daki büyük hattatların rahle-i tedrisinden geçti.
Türk hat sanatında ekol olmuş başlıca isimler arasında Şeyh Hamdullah, Ahmed Karahisari, Hafız Osman, Mustafa Rakım, Mahmud Celaleddin Efendi ve Yesarizade Mustafa İzzet Efendi sayılabilir.
Yazı çeşitleri
Aklâm-ı sitte
Aklâm-ı sitte, hat sanatında altı temel yazı çeşidini ifade eder. Bunlar sülüs-nesih, muhakkak-reyhani ve tevki-rik’a şeklinde birbirine bağlı ikili gruplar halinde sıralanabilir.
Bu üç gruptan sülüs, muhakkak ve tevki, ağız genişliği yaklaşık 2 milimetre olan kamış kalemle; nesih, reyhani ve rik’a ise ağız genişliği yaklaşık 1 milimetre olan kamış kalemle yazılır.
Yazı karakteri bakımından muhakkak ile reyhani, tevki ile rik’a birbirine oldukça benzeyen, fakat ölçüleri farklı iki kardeşi andırır. Sülüs ile nesih arasında ise yalnızca ölçü değil, şekil bakımından da belirgin farklar vardır.
Muhakkak
“Muntazam ve muhkem” anlamına gelen muhakkak hattında harfler sülüse göre daha büyüktür. Dikey harfler ile “sin, fe, kaf ve nun” gibi çanaklı harflerin sola uzanan bölümleri daha uzundur.
Bu yazıda dönüş noktaları köşeli bir yapı gösterir ve sülüsteki kadar derin değildir. Muhakkak hattı genellikle satır halinde yazılır; giriftlikten uzak, açık ve okunaklı bir görünüme sahiptir.
Reyhani
Reyhani, muhakkak hattının kurallarına bağlıdır ve onun daha küçük ölçülerle yazılan şekli kabul edilir. Muhakkak ve reyhani, 16. yüzyıla kadar sülüs ve nesih ile birlikte özellikle Kur’an-ı Kerim yazımında yaygın biçimde kullanılmıştır.
Ancak bu tarihten sonra, muhtemelen fazla yer kaplamaları sebebiyle, bütün İslam ülkelerinde yavaş yavaş terk edilmişlerdir.
Sülüs
Sülüs hattında harfler muhakkaka göre biraz daha küçüktür. Bu yazının ayırt edici özelliklerinden biri, çanaklı harflerinin daha kısa ve derin olmasıdır.
Sülüs, muhakkak ve reyhaniye kıyasla daha yumuşak bir görünüme sahiptir. Özellikle kitap başlıklarında, levhalarda ve kıt’alarda kullanılmıştır. Bugün de bütün İslam ülkelerinde geçerliliğini koruyan temel hat türlerinden biridir.
Nesih
Sülüsün küçüğü kabul edilen nesih hattının sözlük anlamı “ortadan kaldırmak” ve “iptal etmek”tir. Kitapların yazımında diğer yazı türlerinden daha fazla kullanıldığı, yani bir bakıma diğer yazıların hükmünü ortadan kaldırdığı için bu adla anıldığı kabul edilir.
Nesih hattı, tarih boyunca özellikle Mushaf ve kitap yazımında büyük önem kazanmıştır. Bugün de sülüsle birlikte İslam dünyasında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Tevki
Tevki, sülüsün kurallarına bağlıdır ve onun biraz daha küçük ölçülerde yazılan şeklidir. En belirgin özelliği, normalde birleşmeyen bazı harflerin bu yazıda birbirine bağlanabilmesidir.
Geçmişte halife ve vezirlerin mektupları bu yazıyla kaleme alınırdı. Tevki aynı zamanda padişah buyruklarının üzerine çekilen nişanın da adıdır. Bu yazı türü özellikle vakıf işlerinde kullanılmıştır.
Rik’a
Rik’a, tevki hattının kurallarına bağlıdır ve onun nesih gibi daha küçük ölçülerle yazılan şeklidir. Sözlükte “küçük sayfa” ve “mektup” anlamlarına gelir.
Rik’a, vakıf işlerinin yanı sıra Kur’an-ı Kerim’in sonunda yer alan dua sayfalarında da kullanılmıştır. Bu bölümde hattat kendi adını, eserin yazıldığı yeri ve tarihi belirtir; ayrıca Allah’a duasını kaydederdi.
Aklâm-ı sitteden ayrı üsluplar içinde gelişen ta’lik, divani, celi divani ve rik’a da hat sanatının önemli yazı türleri arasında yer alır. Osmanlı Türklerinin icadı olan rik’a, divani hattındaki dikey harflerin boylarının biraz küçültülmesi, sadeleşmesi, kavis ve meyillerinin azalmasıyla ortaya çıkmıştır.
Saray çevresinde doğan bu hat, zamanla günlük yazışmalarda ve mektuplarda yaygın biçimde kullanılmıştır. En eski örneklerine 18. yüzyılın ilk yarısında rastlanan rik’a, 19. yüzyılda Bâbıâli’de gelişmiş ve asıl kimliğini burada kazanmıştır.
Bâbıâli’de Mümtaz Efendi (ö. 1871) tarafından yazıldığı ve onun üslubu sonraki hattatlarca takip edildiği için bu yazı Mümtaz Efendi rik’ası ya da Bâbıâli rik’ası olarak anılmıştır.
Daha sonra Mehmed İzzet Efendi (ö. 1903) tarafından geliştirilen ve daha sıkı kaidelere bağlı kalan başka bir rik’a türü ortaya çıkmıştır. İzzet Efendi rik’ası olarak bilinen bu yazı, ilerleyen dönemde Arap dünyasında özellikle celi şekliyle rağbet görmüştür.
Ta’lik
Ta’lik, tevki hattının 14. yüzyılda İran’da geçirdiği değişimle ortaya çıkmış ve daha çok resmi yazışmalarda kullanılmıştır. Kelime anlamı “asma” veya “asılma”dır. Bu adı almasının sebebi, harflerin birbirine asılmış gibi bir görünüm arz etmesidir.
Ta’lik yazı, her şeyden önce harf şekillerinin oranı ve çizgilerinin musikisiyle dikkat çeker. Bu yazıda iki ana üsluptan söz edilebilir: İran ta’lik üslubu ve Osmanlı ta’lik üslubu.
Anadolu’daki hattatlar uzun süre İran üslubunun etkisinde kalmış, ancak zamanla Türk hattatları bu yazıya kendi sanat anlayışlarını yansıtmıştır. Yesarinin öncülüğü ve oğlu Yesarizade Mustafa İzzetin gayretleriyle yeni ve güçlü bir Osmanlı ta’lik üslubu meydana gelmiştir.
Haşmetli sülüs hattının yanında ince, kavisli ve narin yapısıyla dikkat çeken Osmanlı ta’lik hattı; harekesiz yazılışı, zarif görünümü ve şiirsel havasıyla ayrı bir estetik değer kazanmıştır. Bu hattın hurde yani küçük ve hafi yani ince denilen şekilleri edebi eserlerde ve divanlarda kullanılmış, ayrıca fetvahanenin resmi yazısı haline gelmiştir.
Divani
İran’da resmi yazışmalarda kullanılan ta’lik hattı, 15. yüzyılda Akkoyunlular yoluyla Osmanlılara ulaşmış ve kısa sürede büyük bir değişim geçirerek Divan-ı Hümayundaki resmi yazışmalarda kullanılmaya başlanmıştır. Bu sebeple divani adını almıştır.
Celi divani ise devletin üst düzey yazışmalarında kullanılmıştır. Divani ve celi divani, Türk hat sanatının özgün katkıları arasında kabul edilir.
Yazar hakkında
Ahmet Kutluhan, 1975 yılında Kastamonu’da doğdu. 1997 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu.
Hüsn-i hat sanatına lise yıllarında rik’a yazı türü üzerine çalışarak başladı. 1992 yılında üniversite eğitimi için İstanbul’a geldiğinde hattat Hasan Çelebi’den sülüs ve nesih meşk etmeye başladı. Altı yıllık çalışmanın ardından, 1998 yılında IRCICA’da düzenlenen törenle sülüs ve nesih icazeti aldı.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. Muhittin Serin’den rik’a dersleri alarak bu yazı türündeki çalışmalarını geliştirdi. Prof. Dr. Ali Alparslan’dan celi divani yazıyı öğrendi. Aynı hocadan ta’lik dersleri aldığı sırada, hocasının Ocak 2006’da vefat etmesi üzerine yarım kalan ta’lik çalışmalarına hattat Hasan Çelebi ile devam etti. 2010 yılında IRCICA’da düzenlenen törenle ta’lik icazeti aldı.
Bugüne kadar çok sayıda karma sergiye katılan Kutluhan, ilk kişisel sergisini 2005 yılında İstanbul’da açtı. 2015 yılında yine İstanbul’da bir kişisel sergi daha düzenledi. Yıllar içinde Almanya, Bangladeş, Vietnam, Tayland, İran, Burkina Faso, Fransa ve Avusturya’da da kişisel sergiler açtı.
Lisanslı 42 öğrencisiyle Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde altı sergi düzenleyen Kutluhan, ayrıca 100’den fazla karma sergide yer aldı. Türkiye’de ve dünyanın farklı şehirlerinde cami ve mescitler için hat levhaları ve yazılar hazırladı.
Eserleri yurt içinde ve yurt dışında pek çok koleksiyonerin yanı sıra çeşitli sanat galerilerinde bulunmaktadır. Ahmet Kutluhan, çalışmalarını halen İstanbul Üsküdar’daki ofisinde sürdürmekte ve hüsn-i hat dersleri vermeye devam etmektedir.

