Fuat Sezgin: İslam bilim tarihini yeniden yazdıran âlim

Çekim tarihi kesin olarak bilinmeyen bu fotoğrafta, Türk bilim tarihçisi merhum Fuat Sezgin, Almanya’daki Frankfurt Üniversitesi’nde bulunan ofisinde çalışıyor. (Kaynak: Anadolu Ajansı)
Fuat Sezgin, altmış yılı aşkın bir süre boyunca dünyanın dört bir yanındaki kütüphaneleri dolaştı; yazma eserlerin, eski kitapların ve unutulmuş metinlerin izini sürdü. Onun gayesi yalnızca geçmişi belgelemek değildi. Sezgin, Batı merkezli bilim tarihi anlatılarında çoğu zaman görmezden gelinen Müslüman-Arap bilim mirasını yeniden görünür kılmak istiyordu.
Çağımızın en üretken İslam bilim tarihçilerinden biri olan Sezgin, Arapça literatürün neredeyse her alanını incelemek için Türkiye’den İran’a, Mısır’dan Hindistan’a kadar pek çok ülkede kütüphane çalışmaları yaptı. Bu süreçte binlerce kitap ve yazma eser topladı; bazıları son derece nadir olan bu eserler, daha sonra onun bilim tarihi çalışmalarının temelini oluşturdu.
Ünlü Yunan matematikçi Diophantos, bilim tarihçileri için uzun süre gizemli bir figür olarak kaldı. Hayatı hakkında çok az şey biliniyor; hatta MÖ 150 civarında mı yoksa MS 364 dolaylarında mı yaşadığı hâlâ tartışılıyor. Kesin olarak bilinen ise onun, sayı teorisi ve cebirle ilgilenenler için yüzyıllar boyunca temel başvuru metinlerinden biri kabul edilen Arithmetica adlı eseri kaleme aldığıdır.
Ancak bu eserin 13 bölümünden yedisinin Orta Çağ’daki siyasi ve askerî çalkantılar içinde kaybolduğu düşünülüyordu. Ta ki Fuat Sezgin, 1968’de İran’ın Meşhed kentindeki Astan Quds Kütüphanesi’nde eski yazmalar üzerinde çalışırken dikkat çekici bir keşfe imza atana kadar.
Çürümeye yüz tutmuş kâğıt demetlerinin arasında, Diophantos’un eserinin Arapça tercümesi bulunuyordu. Tercüme, 9. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış Hristiyan bir bilgin olan Kusta ibn Luka tarafından yapılmıştı. Bu keşif, Diophantos’un düşünce dünyasını anlamak bakımından son derece önemliydi.
1975’te bu bulunan bölümler üzerine tez yazan Jacques Sesiano, Sezgin’in keşfettiği kısmın Diophantos’un eserinin antik dönemde cebirsel çözüm yöntemlerini öğretmek için kullanılan bir kitap olduğunu gösterdiğini belirtir. Ona göre bu durum, Diophantos’tan önceki bazı çalışmaların neden günümüze ulaşmadığını da açıklamaya yardımcı oluyordu.
Sezgin’in çalışmaları yalnızca bu keşifle sınırlı kalmadı. Türkiye, İran, Mısır, Hindistan ve başka pek çok ülkede kütüphaneleri dolaşarak az bilinen müelliflerin eserlerini inceledi. Bu büyük emek, bugün Arapça literatürün en kapsamlı bibliyografik çalışmalarından biri kabul edilen devasa bir külliyatın ortaya çıkmasını sağladı. Kur’an ilimleri, kelam, zooloji, simya, astronomi, astroloji ve coğrafya gibi çok farklı alanlar bu külliyatın kapsamına girdi.
Fuat Sezgin’in bilim tarihi alanındaki katkıları saymakla bitmez: Piri Reis haritası üzerine yaptığı araştırmalardan 10. yüzyıla ait usturlapların yeniden inşasına kadar pek çok alanda çalıştı. Buna rağmen onun Diophantos’un kayıp bölümlerine ilişkin keşfi, kendi dönemindeki birçok akademisyen tarafından dahi yeterince bilinmedi.
İstanbul’daki Fuat Sezgin Enstitüsü’nde İslam tarihi profesörü olan Peter Starr, Sezgin’in eserlerinin bilim tarihçileri için önemini şöyle anlatır: “Arapça yazılmış bir müellif, kitap ya da eski bir eser hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, ilk başvuracağınız yer Fuat Sezgin’in kitabıdır.”
Sezgin’in İslam bilim tarihini yeniden inşa etmeye adadığı hayatı ise tesadüfi görünen bir karşılaşmayla başlamıştı.
Bir hoca, bir ders ve değişen bir hayat
1943 yılında Alman şarkiyatçı Hellmut Ritter, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde Arap edebiyatı üzerine bir ders veriyordu. Dinleyiciler arasında, Bitlis’ten İstanbul’a matematikçi olma hayaliyle gelen 19 yaşındaki Fuat Sezgin de vardı. Ancak Ritter’in dersini dinledikten sonra Sezgin’in hayat yönü değişti.
Sezgin, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesinden ve Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra, 1924’te doğmuştu. Genç yaşında matematiğe ilgi duyuyor, bilimsel düşünceye büyük merak besliyordu. Fakat Ritter ile tanışması, bu merakı İslam bilim tarihi alanında derin ve ömürlük bir çalışmaya dönüştürdü.
1980’lerden itibaren Sezgin’i yakından tanıyan Musa Serdar Çelebi, bu karşılaşmanın onun için dönüm noktası olduğunu söyler: “Ritter ile tanışması, hayatını değiştiren bir tecrübeydi. Ritter çok talepkâr bir hocaydı. Sezgin’e Muhammed ibn Cerir et-Taberi’nin ve Gazali’nin eserlerini çalıştırdı. Genç öğrencisinin günde 15 saatten fazla çalışmasını sağladı.”
Ritter uzun yıllar İstanbul’da yaşamıştı. Şehrin kadim kütüphaneleri, henüz yeterince incelenmemiş sayısız yazma eseri barındırıyordu. Ritter, Müslüman bilim insanlarının dünya bilim tarihindeki yerinin hakkıyla teslim edilmediğini düşünen az sayıdaki Avrupalı akademisyenden biriydi. Bu yaklaşım, Fuat Sezgin üzerinde derin bir etki bıraktı. Sezgin, hayatı boyunca Alman şarkiyat geleneğinin titiz araştırma disiplinine büyük saygı duydu.
Kızı Hilal Sezgin, babasının bu arayışını büyük bir yapbozu tamamlamaya benzetir: “Onun için bu büyük bir bulmacaydı. Bir arkeoloğun bir şeyin izini bulup heyecanlanması ve tamamını ortaya çıkarmak istemesi gibiydi.”
1960 darbesi ve Almanya yılları
Fuat Sezgin’in akademik kariyeri, 27 Mayıs 1960 darbesiyle neredeyse sona eriyordu. Demokrat Parti hükümetinin devrilmesinin ardından pek çok memur, doktor ve akademisyen görevlerinden uzaklaştırıldı. Sezgin de ağabeyinin siyasi bağlantıları gerekçe gösterilerek üniversitedeki görevinden çıkarıldı.
Bu olay onda derin bir kırgınlık bıraktı. Daha sonra sık sık, hayatında başına gelen en hayırlı hadiselerden birinin “üniversiteden atılması” olduğunu söyleyecekti. Çünkü bu gelişmenin ardından hocası Ritter’in izinden Almanya’ya gitti ve Frankfurt Üniversitesi’ne katıldı.
1970’lere gelindiğinde Fuat Sezgin, alanında otorite kabul edilen bir isim hâline gelmişti. Araştırmaları ve bulguları dönemin önemli akademik dergilerinde yer alıyor, bilim tarihi çevrelerinde giderek daha fazla ilgi görüyordu.
Brown Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Gerald J. Toomer, 1980’lerde Sezgin’in katkısını şu sözlerle ifade etmişti: “Son 20 yılda Arapça çalışmaların her alanındaki yazma malzemeler hakkında bilgimizin büyük ölçüde artması, esasen Fuat Sezgin’in çalışmalarına borçludur.”
“Rönesans” anlatısına itiraz
Fuat Sezgin, Avrupa ve Amerika’daki birçok bilim tarihçisinin İslam-Arap bilim geleneğinin insanlık tarihine katkılarını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ihmal ettiğini düşünüyordu. Yaygın anlatıya göre Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra dünya bin yıldan fazla süren bir cehalet karanlığına gömülmüş, ardından Avrupa’da Rönesans ile birlikte bilim yeniden doğmuştu.
Sezgin bu anlatıya itiraz ediyordu. Ona göre bilim hiçbir zaman ölmemişti. 7. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında Bağdat, Tahran ve başka merkezlerde gelişen ilmî faaliyetler, antik dünyanın mirasını yalnızca korumakla kalmamış; onu geliştirmiş, dönüştürmüş ve sonraki kuşaklara aktarmıştı.
Peter Starr, Sezgin’in bu konudaki yaklaşımını şöyle özetler: “O sık sık ‘Rönesans diye bir şey yoktur’ derdi. Rönesans kelimesi yeniden doğuş anlamına gelir; bu da Avrupalıların klasik Yunan bilimini yeniden diriltmeye çalıştığı varsayımına dayanır. Oysa bilim ölmemişti. Araplar Yunan biliminin en ileri birikimini devraldı, geliştirdi ve aktardı.”
İstanbul’daki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde sergilenen 10. yüzyıla ait usturlap replikaları, Sezgin’in yalnızca metinlerle değil, bilimsel araçların maddi kültürüyle de ilgilendiğini gösteren örneklerden biridir.
Fuat Sezgin’in çalışmalarının önemli bir bölümü, İslam tarihinin en parlak ilmî dönemlerinden birine odaklanıyordu. 8. yüzyılda Abbasi Halifesi Me’mun’un iktidarıyla birlikte Bağdat, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi bilginlerin farklı disiplinlerde çalıştığı büyük bir ilim merkezine dönüştü.
Bu dönemde büyük bir tercüme hareketi başladı. Plato, Aristo, Batlamyus, Öklid ve başka antik bilginlerin eserleri Arapçaya çevrildi. Fakat İslam dünyasındaki âlimler yalnızca tercüme yapmakla kalmadı; bu birikimi yorumladı, eleştirdi, geliştirdi ve yeni alanlara taşıdı.
Cabir ibn Hayyan’ın kimya alanındaki çalışmaları, “alkali” gibi kavramların bilim diline girmesine katkı sağladı. Muhammed ibn Musa el-Harizmi’nin Kitab el-Cebr ve’l-Mukabele adlı eseri, cebir ilminin gelişiminde belirleyici oldu ve “algebra” kelimesinin onun çalışmalarıyla anılmasını sağladı.
Aynı dönemde Müslüman denizciler ve coğrafyacılar mesafeleri ölçüyor, yeni rotalar keşfediyor, Afrika ve Asya kıyılarını haritalandırıyorlardı. Buna rağmen modern bilim tarihi anlatılarında coğrafya ve kartografya alanındaki başarıların büyük kısmı uzun süre Avrupalı isimlerle ilişkilendirildi; Müslüman öncüllerin katkıları ise gölgede kaldı.
Sezgin, Halife Me’mun döneminde hazırlatıldığı kabul edilen dünya haritasını yeniden değerlendirmek için özel bir çaba harcadı. 1980’lerin başında bu haritanın bir nüshasını bulan Sezgin, haritanın yalnızca dünyanın biçimini daha doğru yansıtmadığını, aynı zamanda Batlamyus’un yüzyıllar önce yaptığı bir hatayı da düzelttiğini savundu: Hint Okyanusu ve Atlas Okyanusu’nun kapalı iç denizler olmadığını gösteriyordu.
Fuat Sezgin Vakfı’ndan tarihçi Dr. Detlev Quintern, Sezgin’in katkısının özellikle coğrafya ve kartografya alanında Müslümanların rolünü görünür kıldığını belirtir. Ona göre Sezgin, 800 yıllık Müslüman bilim mirasını marjinalleştiren Rönesans merkezli modeli aşmayı başarmıştı.
Fuat Sezgin’i uzun yıllar meşgul eden bir başka büyük çalışma alanı da Müslüman bilim insanları ve mühendisler tarafından kullanılan aletlerin modellerini yeniden üretmekti.
Frankfurt Üniversitesi’nde yıllarını usturlapların, su kaldırma sistemlerinin, laboratuvar araçlarının, cerrahi aletlerin ve astronomi cihazlarının tasarım ve yapım süreçlerini denetlemeye ayırdı. Bu aletler bugün hem Frankfurt’ta hem de İstanbul’daki müzelerde sergilenmektedir.
Bu çalışmaların önemli bir kısmında Mısırlı inşaat mühendisi Ayman Naffai görev aldı. 1991’den itibaren Sezgin için bilimsel aletlerin modellerini üretmeye başlayan Naffai, onun titizliğini şöyle anlatır: “Ne istediği konusunda son derece talepkâr ve ayrıntıcıydı. Ahşap, gümüş, altın ve bakırla makineler yaptık. Hedefimiz, mümkün olduğunca birebir replikalar üretmekti.”
En zorlu çalışmalardan biri, Halife Me’mun’un dünya haritasının küre biçiminde yeniden inşasıydı. Naffai’ye göre İstanbul’daki müzenin girişinde yer alan bakır küre, büyük bir emeğin sonucuydu: “Tamamen bakırdan, el yapımı bir küreydi. Yapısını oluşturmak altı ay sürdü; üç boyutlu haritayı doğru biçimde yerleştirmek ise daha da uzun zaman aldı.”
Naffai’yi bugün endişelendiren şey, Müslüman bilim mirasına yönelik ilginin hâlâ sınırlı olmasıdır. Ona göre Sezgin’in ardından bu mirası aynı tutkuyla sürdürecek insanların yetişmesi büyük önem taşımaktadır.
Fuat Sezgin’in yakın çevresine göre o, yetişkinlik döneminin büyük bölümünde günde yaklaşık 15 saat çalıştı. Buna rağmen uzun yıllar boyunca, hatta bugün bile, daha çok akademik çevrelerde bilinen bir isim olarak kaldı. Bunun temel nedenlerinden biri, eserlerinin önemli bir kısmının Almanca yayımlanmış olması ve çok azının İngilizceye çevrilmesidir.
Nadir istisnalardan biri, Frankfurt ve İstanbul’daki Arap-İslam bilim tarihi müzelerinde yer alan aletlerin beş ciltlik kataloğudur. 2008 yılında, kadim Hint dilleri ve bilim tarihi alanlarında uzman olan Prof. Sreeramula Rajeswara Sarma ile eşi Dr. Renate Sarma, Sezgin’in bu kataloğunun çevirisini yayımladı.
Sarma, Sezgin’in eserlerinin sınırlı sayıda basılması ve çoğunun Almanca olması nedeniyle geniş kitlelerce yeterince tanınmadığını söyler. Ancak bu alanda çalışan herkesin onun adını mutlaka bildiğini vurgular. Sarma ile Sezgin’in dostluğu, 1996’da Sarma’nın Sezgin’in yaptırdığı bilimsel alet replikalarıyla karşılaşmasıyla başlamıştı.
Türkiye’ye dönüş
Fuat Sezgin ve ailesi hemen her yıl Türkiye’yi ziyaret etti. Eşi Ursula da bir tarihçiydi. Mesleki hayatının büyük bölümünü Almanya’da geçirmesine rağmen Sezgin’in Türkiye’deki tanınırlığı, makaleleri ve kitapları Türkçeye çevrildikçe giderek arttı.
2000’li yılların ortalarında Türk yetkililer, Sezgin’i İstanbul’da bir araştırma kurumu ve müze açması için teşvik etti. Ardından Türkiye’de bir akademisyene nadiren gösterilen ölçüde büyük bir ilgiyle karşılandı. İstanbul’un tarihî Gülhane Parkı’nda müze ve üniversite çalışmaları için alan tahsis edildi.
Sezgin’in yıllar içinde oluşturduğu kişisel kütüphane binlerce kitaptan ve nadir yazmadan oluşuyordu. Bu koleksiyonu İstanbul’a taşımak istemesi üzerine Frankfurt Üniversitesi ile arasında hukuki sorunlar yaşandı. Hatta bir dönem ofisine gitmesi dahi engellendi. Ancak bu acı tecrübe, Sezgin’in Alman ve Avrupa bilim tarihçiliğine duyduğu saygıyı ortadan kaldırmadı.
Nitekim İstanbul’daki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin girişinde Johann Wolfgang Goethe’nin duvar resmi yer alır; onu Ernest Renan ve Eduard Sachau gibi Avrupalı düşünür ve şarkiyatçıların isimleri takip eder. Bu tercih, Sezgin’in medeniyetler tarihini karşıtlıklar üzerinden değil, ilmî süreklilik ve etkileşim üzerinden okuduğunu gösterir.
Fuat Sezgin, Haziran 2018’de 92 yaşında hayatını kaybetti. Türk hükümetinin verdiği özel izinle Topkapı Sarayı arazisine defnedildi. Cenazesine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu devlet erkânı katıldı.


